HaberlerÖzel ZamanlarRöportajlar

Çekirdek Sanat Evi kapılarını aralıyor: Belgeselin peşinden giden bir yolculuk

Çekirdek Sanat Evi, 1980’lerin başında Fikret Kızılok’un öncülüğünde kurulan ve dönemin müzisyenleri için samimi bir buluşma alanı hâline gelen küçük bir sanat mekânıydı. Büyük, iddialı bir sahnesi yoktu; sakin bir apartman dairesi içinde şekillenen bir üretim ortamı vardı. Daha sonra Bülent Ortaçgil’in de katılımıyla Çekirdek, müziğin doğal hâliyle kaydedildiği, paylaşımın ve birlikte üretmenin ön planda olduğu bir yer olarak kolektif bir şekilde büyüdü.

“Bir Kolektifin İzinden” belgeseli de Çekirdek Sanat Evi’ni hatırlamak ve kaybolmuş bir mekânın kolektif ruhunu görünür kılmak amacıyla, o dönemi önemseyen ve bu konu hakkında çalışmalar yapan bir ekip tarafından oluşturuldu. Mekân artık fiziksel olarak var olmasa da, bir zamanlar bir araya gelen insanların fikirleri, paylaşımları ve birlikte üretme çabası belgeselde yeniden canlanıyor. Her kayıt, her sohbet, geçmişin canlı bir tanığı olarak Çekirdek’in yalnızca bir müzik mekânı olmadığını, aynı zamanda bir düşünce ve paylaşım alanı olduğunu ortaya koyuyor.

“Bir Kolektifin İzinden” belgeselinin arkasındaki ekip, Çekirdek’in kaybolmuş ruhuna nasıl yaklaştıklarını ve bu yolculuğun duygusal başlangıçlarını bizimle paylaşarak hikâyenin perde arkasını aralıyor.

Büşra Bozdemir: “Sarı sıcak bir ışıkta, aynı şarkıları dinleyenlerin hikâyesi”

çekirdek sanat evi

Bizim Şarkılarımız albümünde o güzel Düşler şarkısını söylemeden önce Fikret Kızılok şöyle söylüyor, “Bülentle birlikte şarkı söylerken, içimde eksik bulduğum yönlerimi sanki onunla tamamlıyor gibiyim.” Ben de bu ekiple çalışırken benzer hisler yaşadım. Aynı albümü sarı sıcak bir ışıkta, gözlerini kapatıp kasetçalardan dinleyen insanların bir araya gelip bunu anlatmamız lazım demesi durumu biraz bu çünkü. Deniz kokusu getirdiklerini söyleyebilirim.

Sarper’in teklifiyle seve seve dahil oldum. Bunları yazarken bile dinlemekten kendimi alamadığım inanılmaz kayıtların minicik bir apartman dairesinde, bir ateşle çıkmış olması fikri dünyaya inancımı tazeliyor diyebilirim. Bunu anlatacak kişi kim olmalıydı, anlatmak birilerine mi aittir, şarkıları içinde hisseden bir müzik sever anlatamaz mı gibi soruları geride bırakarak bu dürtüye kapılıp elimizden geldiğince ve mütevazı bir iş çıkardık. Sonuçtan da hatası ve güzelliğiyle, tıpkı Çekirdek’te olduğu gibi, memnunum.

Beni en zorlayan anlardan bir tanesi, filmde de o ana şahitlik edebilirsiniz, Çekirdek Sanat Evi’nin olduğu Bağdat Caddesi’ndeki o her yeri anı dolu yerin kendisini bırakın, binasının bile olmamasıydı. Yıkıntıları hala duruyordu. Belki adres de bir yanlışlık vardır diye ince eleyip sık dokuduğumuz bir araştırma sürecinden sonra Türkiye’de hafıza mekanlarının sahip çıkılmaması, hatta önemsenmeden sessizce yok olmasına şahit olmuş oldum birinci elden. Kalbimin sızladığını söylesem yeridir.

Çekirdek’in kolektif üretim kültürüyle, bizim herkes yapabildiğini, güzellikle ve sadece kendini deterjan gibi pazarlamayan bir “iyi müzik” için yapması da paralellik gösteriyor bana kalırsa. O yüzden aramızda kurulan bağ, gücünü buradan da alıyor. Belgeseli çekerken, tam da “biz şarkılarımızı yarıştırmayız tazı gibi, bizim şarkılarımız rüzgarlara söylenir ” diyen Kızılok’un yolu aslında bu hikayeyi böyle anlattırdı bize. Dev prodüksiyonlar olmadan, savrukluk ve hoyratlık zamanlarında güzel hisleri paylaşabilmek istemiyle ilerledik. Zeynep’in, Su Epik’in, Gülbeniz ve diğer kadın singer-songwriterların da varoluşu Çekirdek’in diğer direngen yanını da gösteriyor ve anlatmaya mecbur bırakıyordu bizi. Filmde Zeynep’in de olması ve onunla kurduğumuz o ince diyalog belgesel sürecinin en güzel anlarındandı. Bize inanan ve sanatıyla, varlığıyla yanımızda olan dostlarımıza da, ilk gösterimimizde yalnız bırakmayan arkadaşlarımız ve meraklılara da, bize naif sorular soran Nedenözel’e de selamlar olsun.

Sarper Gökbulut: “Çekirdek mirası, Anadolu rock kadar geniş kitlelere ulaşmalı”

çekirdek sanat evi

Çekirdek Sanat Evi, başlangıçta çok hâkim olduğum bir alan olmasa da Kamil Batur’un paylaşımları sayesinde bu dönemi keşfettim. Yurt dışında yaşayan biri olarak, bu mirasın bir dönem dünya çapında yükselen Anadolu rock furyası kadar geniş kitlelere ulaşması gerektiğine inanıp mütevazı bir video projesi için Kamil ile iletişime geçmek istedim. Zamanlarımız çakışmayınca, uzun süredir iletişimde olduğum ve sadık bir ÇSE dinleyicisi olan Büşra Bozdemir söyleşileri kaydetmeyi üstlendi. Kamil’in önerisiyle konu üzerine tez çalışması bulunan sevgili Karaca Yiğit Pehlivanlı da projeye seve seve dâhil oldu. Böylece dört kişilik küçük bir “çekirdek” ekip olmuş olduk.

Ana çekimlerin ardından projeyi festival sürecine taşıma kararı aldık. Dönemin kolektif üretim anlayışını yansıtmak amacıyla, konunun bütünlüğü kadar ekip çalışmasının da ön planda olması gerektiğine inandığımız için ortaya böyle güzel ve samimi bir iş çıktığına inanıyorum.

Kamil, Büşra ve Karaca’nın yoğun tempolarına rağmen gösterdikleri özveri bu süreci mümkün kıldı. Öte yandan bize gerek bilgileri gerekse üretimleriyle yardımcı olan çok değerli arkadaşlarımız da oldu. Aslında ÇSE döneminin önceden Kamil ve Karaca’nın da dâhil olduğu bir sergi ve belgesel olarak değerlendirildiğini de bu süreçte öğrenmiş oldum. O yüzden, yıllardır biriken bu heyecan ve istekle aynı noktada buluşabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

Bu çalışma yalnızca ÇSE’yi değil, o dönem görünür olamamış diğer müzik kolektiflerinin var olma ihtimallerini ve geçmişten geleceğe uzanan olası hikâyelerini de hatırlatan geniş bir özet niteliği taşıyor. Umuyorum ki ileride bu projeyi farklı boyutlarda, daha kapsamlı bir şekilde değerlendirecek fırsata erişebiliriz.

Kamil Batur: “Çekirdek, güzel i̇nsanları etrafında toplamaya devam ediyor”

çekirdek sanat evi

Sanatevi kasetlerini toplamaya başladığımda bu kayıtlar bu kadar popüler değildi. Dolayısıyla kasetlerle ilgili bir bilgiye ulaşmak da pek mümkün değildi. Kaç kaset olduğunu ve o kayıtların kimlere ait olduğunu biraz süreç içinde keşfettim. Araştırmaya başladığım sıralarda bu konuyla ilgili tez yazan bir arkadaş olduğunu öğrendim. “Arkadaş” diyorum, çünkü sanatevini hayatının merkezine almış iki kişi bizzat tanışmasalar da zaten arkadaşlardır. Çekirdek Sanat Evi o yıllarda nasılsa hâlâ aynı şekilde güzel insanları etrafında toplamaya devam ediyor bence. Belgeseldeki ekiple de nasıl tanıştık çok net hatırlamıyorum aslında; zaten hep tanışıyor gibiydik.

Karaca’nın tezinin bitmesiyle birlikte elimizdekilere baktık ve bunun çok değerli bir araştırma olduğu konusunda hemfikirdik. O dönemin aktörleri kimlerdir, nerelerdedir, kim ne çalmış, kim çayları dağıtmış… Hiç kolay ulaşılabilecek bilgiler değildi. Artık tez sayesinde bilinen isimler üzerinden bir şeyler üretmek daha kolay, çünkü o yol açıldı ve yolcusu giderek artıyor. Belgesel ve sergi fikrimiz hep vardı; sergi için çalışmalarımız da devam ediyor bu arada. Hâlihazırda bu fikirler varken Sarper’in kısa bir İngilizce içerik üretme fikri bizi harekete geçirdi diyebilirim. Sonrasında ortaya çıkan iş çok güzel olduğu için de kısa bir belgesel projesine dönüştü.

Her bir kaseti nasıl bulduğumu hatırlıyorum. İlk kasetlerimi sahaflardan aldım; fakat sonrasında koleksiyona eklenen çoğu kaset o dönemin direkt aktörlerinden ya da sanatevi çevresinden gelen kasetlerdi. Hepsinin ayrı birer hikâyesi vardır. Tek bir kaseti öne çıkarmak çok zor, o yüzden kolaya kaçacağım. Yıl 2019 olmalı; Ahmet Sırmaçek ile ilk kez buluşmuştuk Bodrum’da. Çoğu bilgiyi de ilk kez orada öğrenmiştik kendisinden. Kayıtlar canlı olduğu için bazen beklenmedik derecede yüksek sesler çıkabiliyormuş. Ahmet Bey de kulakla dinliyor tabii o sırada; hâliyle duyma kaybı yaşamış biraz. O buluşmada gülerek imzaladığı bir kaset var: “Bu kayıtlar bende duyma sorunu yaratmıştır.” Koleksiyondaki en değerli parçalardan biridir bu.

Karaca Yiğit Pehlivanlı: “Dünü bugüne bağlayan o sürekliliği hatırlamak”

Çekirdek Sanat Evi benim için yaşamdaki genel arayışın kültür alanındaki alternatif yansımaları açısından değerli bir deneyim, birikim. Mekanın fiziksel özelliğinden kaset kapaklarındaki özgünlüğe ve kayıtları bugüne kalan dinletilerin yansıttığı müzikal anlayışa dek farklı parçaların tutarlı bir şekilde bütünü oluşturduğu o sürece dair merakım, yıllar önce “bir uzun metraj belgeselle konuya odaklansam nasıl olur?” diye düşünmemin sebebiydi. Sonrasında bu merakın akacağı kanal, tez danışmanım Sevgi Can Yağcı Aksel’in önerisiyle yüksek lisans tezi oldu. Çekirdek Sanat Evi kasetleriyle bugüne taşınan alternatif seslerin bir bütüne aitmiş gibi boşuna hissedilmediğini, bunda Fikret Kızılok’un sürecin başından itibaren çizdiği çerçevenin ve yıllar içinde ona yardımcı olan Ahmet Sırmaçek, Bülent Ortaçgil gibi isimlerin etkisinin de olduğunu anladım tez sürecinde ben de. Kasetler arasında görüp “kimdir ve şu an nerededir acaba?” diye merak ettiğimiz Zeynep’e Kamil’le birlikte ulaşmaktan, yapımcı/yönetmen Enver Arcak’la bir sohbetimiz esnasında haberdar olduğum Çekirdek Çocuk Yuvası’na dair detayları öğrenmeye dek beni şaşırtan, heyecanlandıran şeyler oldu o süreçte. Sarper’in Çekirdek’e dair bilgileri özellikle yurt dışındaki müzikseverlerle buluşturacak video-röportaj fikrinden kısa belgesele dönüşen süreçte ise oradaki kolektifliği yeniden hatırlamış olduk. Tarihsel sürece dair aktarılan bilgilere eklenen ve Çekirdek’in bizdeki bireysel yansımalarına göz kırpan detayların yanı sıra yıllar sonra hala benzer bir kolektif ruh ve tınıyla müzik üreten insanları 15 dakika kadar süren yolculuğa katan belgeselde, dünü bugüne bağlayan ve sürekliliği hatırlatan şeylerin varlığının güzel bir şekilde öne çıktığını düşünüyorum.

Film, festivalleri gezmeye başladı

çekirdek sanat evi

“Bir Kolektifin İzinden” belgeseli, 21 Kasım’da Yönetmen Büşra Bozdemir’in söyleşisiyle Kısa’dan Hisse Film Festivali’nde yaptığı prömiyerle festival yolculuğuna başladı. Yolculuk, 5 Aralık’ta Genel Koordinatör Kamil Batur’un da katılımıyla Long Play Müzik Filmleri Festivali’nde devam edecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir