2025’in en iyi 25 albümü: Eleştirmenlerin listelerinde neler yer aldı?
Dahilinde son vakitlerimizi geçirdiğimiz 2025, sayısal ve fonetik olarak bu yüzyılın “25 albüm” listesi yapmak için en ideal yılı. Biz de bu fırsatı kaçırmamak için, yıl içinde çıkmış tüm albümleri dinleyecek vaktimiz tabii ki olmadığından hem kendi gözümüze çarpan hem de Pitchfork, Rolling Stone, The Fader, Metacritic gibi pek çok sitedeki değerlendirmelerin kendimizce bir konsensüsünü oluşturarak sıraladığımız albümleri paylaşmak ve geçirdiğimiz yılın hafızasına bir not düşmek istedik. Objektif kalmak için fazla müdahil olmadık, hatta en çok öne çıkan albümleri tespit etmek için AI desteği bile aldık… Ortaya çıkan sonuçlar bizim için de öğretici ve hatırlatıcı oldu. Bazılarına bayıldık, bazıları için “vardır bir bildikleri” dedik ama sonuçta 2025’i bu seslerle hatırlayacağız.
Bu duygularla ele aldığımız “2025’in En İyi 25 Albümü” listesini aşağıda bulabilirsiniz.
Rosalía – Lux

İspanyol yıldızın bu albümü, modern çağın alaycılığına ve yapaylığına karşı “dikey” bir maneviyat arayışı sunduğu için başyapıt ilan edildi. Pop ve klasik müziği; Caroline Shaw, Björk ve Yves Tumor gibi konuklarla harmanlayan eser, elektronik ve akustik unsurları birleştiriyor. Rosalía bu albümde aşkı ve Tanrı’yı sorgularken, kadın azizlerin hikayelerinden ilham alıyor ve albümü “yatay” değil, gökyüzüne uzanan “dikey” bir enerjiyle kurguluyor; açılışını ise yavaşça tırmanmak yerine aniden hızlanan bir lunapark trenine benzetiyor.
Bad Bunny – DeBÍ TiRAR MáS FOToS

Bu albüm, sadece reggaeton değil; salsa, bomba ve plena gibi Porto Riko’ya özgü türleri trap ile harmanlayan bir arşiv çalışması olduğu için övülüyor. Bad Bunny, küresel bir pop yıldızı olmasına rağmen bu albümde adasına, köklerine ve siyasi meselelere odaklanıyor. Albümün adı, sanatçının hızlı yükselişi sırasında kaçırdığı anlara ve memleketine duyduğu özleme dair hüzünlü bir “eve dönüş” mektubu niteliği taşıyor.
Geese – Getting Killed

New Yorklu grubun bu albümü, indie rock ve post-punk’ı; hip-hop yapımcısı Kenny Beats’in prodüksiyonuyla birleştirerek hem kaotik hem de dans edilebilir kıldığı için yüceltiliyor.. Albüm, modern dünyanın anksiyetesini, şiddeti ve yerinden edilme korkularını işliyor. Solist Cameron Winter, albümde “dünyadaki herkesi bastıracak kadar yüksek sesle konuşmaya çalışan” bir karakteri canlandırıyor ve grup, The Strokes veya Television gibi New York efsanelerinin mirasını devralarak onları kıyamet sonrası bir enerjiyle güncelliyor.
Dijon – Baby

Dijon’un bu albümü, dokusal zenginliği ve “kolaj” benzeri yapısıyla; R&B, folk ve deneysel popu birleştiren “aşırı uyarılmış” bir fantezi olarak tanımlanıyor.Albüm, yerleşik bir aile hayatının getirdiği dinginlik ile içsel kaos arasındaki gerilimi işliyor; sanatçı aşkı ve aile bağlarını, bazen anlaşılamayan mırıldanmalar ve çığlıklarla ifade ediyor. Yazarlık tıkanıklığı yaşadığı bir dönemden, duvarları tırmalayarak ve yeni çıkış yolları arayarak doğan bir eser olarak görülüyor.
Addison Rae – Addison

Bir zamanlar sadece TikTok yıldızı olarak görülen Rae, bu albümle “trajik pop yıldızı” personasını mükemmel bir saf pop albümüne dönüştürdüğü için eleştirmenleri şaşırttı ve kazandı. Y2K popu, synth-pop ve trip-hop etkileri taşıyan albüm, prodüktörler Elvira Anderfjärd ve Luka Kloser ile birlikte hazırlandı. Albüm, büyük toplumsal sorunları çözmeye çalışmak yerine; şöhretin getirdiği paranoya, güvensizlik ve hedonizmi, “kulaklık takıp dünyayı sessize alma” arzusuyla birleştirerek yılın en “stil sahibi” pop işlerinden biri oldu.
Clipse – Let God Sort Em Out

Efsanevi hip-hop ikilisinin (Pusha T ve Malice) 2009’dan beri yayınladığı bu ilk albüm, Pharrell Williams’ın prodüksiyonuyla “kokain rap” geçmişini olgunluk ve kayıpla harmanladığı için övülüyor. Albümde ikili, Drake gibi rakiplerine sert göndermeler yaparken, aynı zamanda ebeveynlerinin kaybı ve uyuşturucu dünyasının yarattığı suçluluk duygusuyla yüzleşiyor. Malice’in maneviyata yönelmesi ile Pusha T’nin sokak hikayeleri arasındaki denge, grubun mirasını zedelemeden modernleştiriyor.
FKA twigs – Eusexua

Tekno, art-pop ve Avrupa dans müziğini birleştiren bu albüm, “insan formunu aşan bir his” olarak tanımlanan “Eusexua” kavramı etrafında şekilleniyor. FKA twigs, dans pistini bir iyileşme alanı olarak kullanıyor; albüm kaygı ve yalnızlıkla başlıyor ancak bedensel ve cinsel özgürleşmeyle zirveye ulaşıyor. Beş yıl aradan sonra gelen bu çalışma, sanatçının kırılganlığını kulüp ritimleriyle birleştirdiği, ter ve gözyaşının birbirine karıştığı bir başyapıt olarak görülüyor.
Wednesday – Bleeds

Kuzey Karolinalı grubun bu albümü, “creek rock” olarak adlandırılan; grunge, shoegaze ve country müziğin harmanlandığı bir türün zirvesi kabul ediliyor. Solist Karly Hartzman, Amerika’nın taşra yaşamını; balkonundan işeyen bir köpek yavrusu veya bir cenaze sonrası otomat atıştırmalıkları gibi hiper-gerçekçi detaylarla anlatıyor. Albüm, gündelik hayatın trajedilerini ve sıkışmışlığını, gürültülü gitarlar ve “pedal steel” tınıları eşliğinde, hem brütal hem de şefkatli bir dille sunuyor.
Amaarae – Black Star

Ganalı-Amerikalı sanatçının bu albümü, Afrobeats, baile funk, Jersey club ve pop-rap türlerini pervasızca karıştıran, yılın en cesur ve hedonistik işlerinden biri. Albüm, Amaarae’nin Miami, Los Angeles ve Brezilya’daki gece hayatı deneyimlerinden besleniyor; uyuşturucu, seks ve parti kültürünü sansürsüzce anlatıyor. “Black Star” adıyla Gana bayrağına ve kimliğine gönderme yaparken, aynı zamanda geleneksel beklentileri yıkarak küresel ve türler üstü bir pop yıldızı olduğunu ilan ediyor.
Deafheaven – Lonely People With Power

Grup, bu albümle hem kökleri olan black metal’in sertliğine dönüyor hem de shoegaze ve indie-rock estetiğini mükemmelleştiriyor. Sunbather albümünün mirasıyla yarışan bu kayıt, grubun en hırçın blackgaze tınılarını, keskin ve temiz bir prodüksiyonla sunuyor. Şarkı sözleri, grubun şimdiye kadarki en karanlık temalarına inerken, müzikal yapı hem kaotik hem de garip bir şekilde huzur verici ambient anları barındırıyor.
Little Simz – Lotus

İngiliz rapçinin bu albümü, funk, caz ve hip-hop’ı birleştirerek kişisel bir yenilenme hikayesi anlattığı için övülüyor. Simz, eski yapımcısı Inflo ile yaşadığı yasal sorunların ve kişisel ihanetlerin ardından, “çamurun içinde büyüyen lotus çiçeği” metaforuyla kendini yeniden inşa ediyor. Sampha ve Michael Kiwanuka gibi isimlerin katkıda bulunduğu albüm, öfke kusmak yerine olgunluk, direnç ve kendini iyileştirme üzerine kurulu, şiirsel bir anlatı sunuyor.
Bon Iver – Sable, Fable

Justin Vernon’un beş yıl aradan sonra yayınladığı bu albüm, melankoliyi bir kenara bırakıp “hafifliğe” ve umuda teslim olduğu için takdir ediliyor. Pedal steel gitarlar ve marş niteliğinde pop melodileriyle bezeli albüm, folk ve deneysel pop arasında bir yerde duruyor. Vernon, geçmişteki kalp kırıklıklarını ve endişelerini, “zaman iyileştirir ve sonra tekrar eder” diyerek kabulleniyor; albüm, sanatçının kariyerini onurlu bir şekilde noktalayabileceği veya yeni bir sayfa açtığı huzurlu bir veda gibi tınlıyor.
Oklou – Choke Enough

Fransız sanatçının bu albümü, minimal elektronik pop ve arpejli klavyelerle örülü, “sessiz bir devrim” olarak nitelendiriliyor. Çocuksu bir merak ve rüya benzeri bir atmosfer sunan albüm, anıların bulanıklığını ve geçmişin seslerini işliyor. Oklou, sanal bir dünyadan gelmiş gibi tınlayan vokalleriyle, modern pop müziği devasa prodüksiyonlardan arındırıp, kırılgan ve samimi bir alana taşıyor.
Rochelle Jordan – Through the Wall

Bu albüm, 90’ların house müziği, UK garage ve R&B’yi; Janet Jackson vari bir fısıltı ve zarafetle birleştirdiği için yılın en iyi dans kayıtlarından biri sayılıyor. Jordan, “kulüp kültürünün çöküşüne” dair şikayet etmek yerine, dans pistindeki cinsel gerilimi ve özgürlüğü kutlayan, terletici ama klas bir albüm ortaya koyuyor. Albüm, hem diva tavrını koruyan hem de son derece kişisel ve duygusal bir “gece dışarı çıkma” rehberi niteliğinde.
Black Country, New Road – Forever Howlong

Solist Isaac Wood’un ayrılışından sonra grubun kalan üyelerinin vokalleri paylaştığı bu albüm, “chamber folk” ve indie-rock türünde, grubun yeni kimliğini bulduğunu kanıtlıyor. Şarkılar, masalsı anlatımlar ve çok katmanlı enstrümanlarla örülü. Grup, travmatik bir ayrılığın ardından dağılmak yerine, birbirlerine tutunarak daha demokratik, nüanslı ve umut dolu bir müzikal dil geliştirmeyi başarıyor.
Pulp – More

Jarvis Cocker ve ekibinin 24 yıl sonra gelen bu albümü, orkestral pop ve art-rock çizgisinde, grubun görkemli geçmişini modern bir yaşlılık bilgeliğiyle birleştiriyor. Cocker, yaşlanmanın getirdiği sızıları ve modern hayatın absürtlüklerini, kendine has mizahi ve iğneleyici diliyle anlatıyor. James Ford’un prodüktörlüğünde kaydedilen albüm, yaylılar ve elektroniklerle genişletilmiş “maksimalist” bir ses evreni sunarak, grubun sadece nostalji yapmadığını kanıtlıyor.
Los Thuthanaka – Los Thuthanaka

Pitchfork tarafından 1 numara seçilen bu albüm, Bolivya kökenli kardeşlerin (Chuquimamani-Condori ve Joshua Chuquimia Crampton) yerli Aymara ritimlerini, lo-fi gürültü ve saykodelik rock ile birleştirdiği deneysel bir başyapıt. Albüm, “mix” veya “mastering” süreçlerinden geçmemiş gibi tınlayan ham sesiyle; sömürgecilik öncesi sesleri, dijital çağın kaosunda yeniden canlandırıyor. Köklerin kalıcılığı ve sesin değişkenliği üzerine kurulu, zamanın ötesinde bir trans hali sunuyor.
Sudan Archives – The BPM

Kemanı kulüp müziğiyle buluşturan bu albüm, “Gadget Girl” adlı bir alter-ego üzerinden hız ve hareketliliği kutsuyor. Brittney Parks, kemanı klasik müzik salonlarından çıkarıp dans pistinin merkezine yerleştiriyor. Albüm, içsel çatışmaları ve yalnızlığı, sabaha karşı biten bir partinin verdiği haz ve yorgunluk hissiyle harmanlayarak, bedensel bir özgürleşme çağrısı yapıyor.
billy woods – GOLLIWOG

Deneysel hip-hop’un karanlık ismi billy woods, bu albümde “afro-kötümser” bir bakış açısıyla; ırkçılık, tarihsel şiddet ve sömürgeciliği korku filmi estetiğiyle işliyor. Albüm, gürültülü ve rahatsız edici prodüksiyonuyla dinleyiciyi diken üstünde tutuyor. Woods, dünyayı siyah varoluşuna düşman bir yer olarak resmederken, kişisel travmalarını ve toplumsal çürümeyi, kedisinin ölümü veya cam kavanoza hapsolmuş bir sinek gibi metaforlarla anlatıyor.
Erika de Casier – Lifetime

Y2K dönemi R&B ve trip-hop’ı minimalist bir prodüksiyonla sunan bu albüm, dijital çağda flört etmenin ve duygusal bağ kurmanın zorluklarını işliyor. De Casier, “görüldü atılma” korkusu veya çevrimiçi olma durumunun yarattığı anksiyeteyi, ipeksi vokalleri ve yumuşak ritimleriyle tezat oluşturacak şekilde anlatıyor. Albüm, gece yarısı dinlemeleri için tasarlanmış, hem nostaljik hem de modern bir “yatak odası popu” sunuyor.
Hayley Williams – Ego Death at a Bachelorette Party

Paramore solistinin sürpriz albümü, pop-punk köklerinden uzaklaşıp folk-pop ve synth-pop sularında yüzerken, terapi seanslarından fırlamış gibi duran şarkı sözleriyle övülüyor. Albüm, “egoyu öldürmek” ve sürekli kendini yeniden yaratmanın yorgunluğu üzerine kurulu. Williams, depresyon ilaçlarından annesinin travmalarına kadar en kişisel konuları, akıcı ve türler arası geçiş yapan bir müzikaliteyle, bir bekarlığa veda partisinin kaosu ve hüznü metaforuyla sunuyor.
Earl Sweatshirt – Live Laugh Love

Albümün adı internet meme’lerine ironik bir gönderme olsa da, içerik babalık, aile ve sorumluluk gibi ciddi konuları işliyor. Earl, eski “lo-fi” ve karanlık tarzını korurken, bu kez daha olgun ve bilge bir anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Soul sample’ları ve bozuk ritimler üzerine kurulu albüm, sanatçının depresyonla mücadelesinden çıkıp ailesiyle kurduğu yeni hayatı koruma çabasını, samimi ve filtresiz bir dille anlatıyor.
PinkPantheress – Fancy That

Sadece 20 dakika süren bu albüm, UK garage ve jungle ritimlerini, 2000’lerin başındaki “fan fiction” estetiğiyle birleştiriyor.PinkPantheress, anksiyete krizlerini ve takıntılı aşk hikayelerini, şekerli pop melodileri ve hızlı breakbeat’ler eşliğinde sunuyor. Albüm, genç kızlığın, internet kültürünün ve “stalker” olmanın getirdiği heyecan ve paranoyayı, kısa, vurucu ve enerjik şarkılarla özetliyor.
Cameron Winter – Heavy Metal

Geese grubunun solistinin solo projesi olan bu albüm, ticari kaygılardan uzak, piyano odaklı rock baladlarından oluşuyor ve “aşkın insanı dönüştürme gücü”nü işliyor. Winter, Tanrı, polisler ve kişisel başarısızlıklar gibi konuları, Jeff Mangum veya Elliott Smith’i andıran kırılgan bir dille anlatıyor. Başlangıçta plak şirketi tarafından “ticari değil” diye rafa kaldırılmak istenen albüm, yayınlandıktan sonra samimiyeti ve lirik derinliğiyle beklenmedik bir yıldıza dönüştü.
Lady Gaga – Mayhem

Gaga’nın köklerine, yani “tuhaf” ve karanlık popa dönüşünü simgeleyen bu albüm, endüstriyel pop, soft rock ve dans müziğini birleştiriyor. Albüm, şöhretin getirdiği “hastalık” ve kaosla dalga geçerken, Bruno Mars düeti gibi sürprizlerle müzikal yelpazesini genişletiyor. Gaga, son yıllardaki caz ve film projelerinden sonra, tekrar “pop etoburu” kimliğine bürünerek, enerjik, teatral ve hafifçe “deli” bir dans albümü sunuyor.
