İncelemelerMüzik

Ve tüm huzursuzluğuyla… Huzurlarınızda Dopamine Chamber

Fontaines D.C. bir tarif veriyor: Ortada bir yıkım var, molozların arasından yazıyorum. Yarını kurtarmanın oluru yok, bugünün de kurtarılacak bir şeyi yok. Ortasından yazıyorum. Kitabın değil, albümün.

Dopamine Chamber yayınlandı. Sonbahar kasvetine paralel, Cyberpunkî hislerle; ruhuma hitap eden bir noktadan yakaladı beni ve en sevdiğim Kadıköy-Beşiktaş vapuruna denk geldi. Ruh tartışmaya açık bir mefhum. Sanatın tartışılabilirliği de tartışılır ancak bu albümün mutlak bir ruhu var dalgalarda seyreden. Biraz da bunu yazmak istedim.

Kapak fotoğrafı: Elizaveta Porodina / Pitchfork.

Sevgili ve pek saygıdeğer Erkin Can Seyhan, “Dopamine Chamber’ı yazar mısın?” teklifiyle gelince bunun bir teklif değil o andan itibaren bir ana-görev olduğu bilinciyle doğru anı bekledim bir şeyler yazmak için. İyidir, kötüdür; şöyledir, böyledir gibi değil de; daha çok dokunduğu veyahut dokunmak istediği yerlerin altını neon pembe markerla çizmeye geldim. Naçizane.

Mesleki deformasyona kaymadan bunu bütünüyle bir albüm analizi haline getirmek istemiyorum. Hem haddime değil hem de gerekliliği tartışılır. Daha özel olsun istedim çünkü burası Neden Özel. Bu yüzden güzel. Zaten gecenin sonunda zihnimizdeki prizmadan kırdığımız ışığın ne kadarını, nasıl yansıtabildiğimiz kadarız. Burada ışık neon, kaynağı da Fontaines D.C… Ve tüm huzursuzluğuyla; huzurlarınızda Dopamine Chamber.

Fontaines D.C. Dopamine Chamber albümünün kapağı ve CD baskısı.
Dopamine Chamber CD baskısı. Kaynak: Fontaines D.C.

Albümü ele alırken çıkış teklisi Marianne çıtayı çok yukarı çekiyor bunu söylemek gerek. Albümün ötesinde grubun diskografisinin önemli bir noktasına şimdiden yerleşiyor benim için. Grubun ilk kez başka bir sanatçıya yer verdiği Where is Gone? teklisinde ise Rosalía’yla adeta konuşa konuşa paslaşıyorlar ve albüme derinlik katıyorlar. Bir diğer tekli Tongue beklenmedik bir tat bırakıyor kulaklarda. Intimate albümün gizli cevheri benim için ve noktayı net şekilde koyuyor.

The Cure’un Disintegration’ndan tatlar var. New Order’la selamlaşıyor. Depeche Mode ise rüyalarına girmiş Dopamine Chamber’ın. Üçüyle de muhabbeti var.

Kendinden veyahut gerçeklikten kaçarken sığındığın zevk limanlarına projeksiyon tutuyor. Gerçeklik vurgusunu sinematik bir noktadan yakalıyor. Teknolojiye karşı ‘bayat’ bir eleştirisi yok. Kendi kendisinin parodisi olmuş bir Black Mirror bölümüne dönüşmüyor bu sayede Dopamine Chamber. Durum tespiti yapmaya çalışıyor. Sorular soruyor. Bazen kişisel bazen toplumsal vurguları var. Üstten bakmıyor ve parçası olduğunun farkında. Umutlu değil sadece. O yüzden sevdik belki de.

Fontaines D.C. Dopamine Chamber albümünün resimli plak baskısı ve ambalajı.
Dopamine Chamber plak baskısı. Kaynak: Fontaines D.C.

Albüm Six Shot Morning’le başlıyor. Sert bir giriş çünkü albümün sinematik evrenine koyu bir renk veriyor. Algoritmik bir şekilde tekrarlanan “Always” sözü yapay bir sonsuzluğu imgelerken Silikon Vadisi üzerinden teknolojik bir referans mevcut. Ancak tüm bu distopyanın içerisinde asıl çarpıcı kısım melankolik kalplerin bir sinema filminde olması. Buradaki soru şu: İnsanlar kendi hayatlarının seyircisi mi oldu?

Marianne bir rüya gibi açılıyor. Sözler bunu doğrularken bir davete dönüşüyor. Baştan çıkarıcı olduğu kesin. Yavaş yavaş bu davet yerini bir kaçış sürecine bırakıyor. Başka bir hayata. Başka bir kimliğe. Ve yine o sinematik his vurgusu. Gerçeklikle burada paslaşıyor Fontaines D.C. Kartlar açık ve masada. Buradaki soru şu: Kendinden kaçarken kurduğun hayalin esiri mi oldun?

Mimesis, Antik Yunan‘da en genel anlamıyla taklit, temsil ya da gerçekliğin yeniden üretilmesi demek. Fazlasına gerek kalmıyor. Buradaki soru şu: Kim olman gerektiğine kim karar veriyor?

Happy For You bu albümün ve inşa edilen temanın parçası gibi değil. Yine de Mimesis’in peşine bariz bir mutluluk taklidi olduğu için albümü yakalıyor. Sound olarak da söz olarak da daha insani. Çok güçlü bir hissi dışavuruyor. Bir mutluluk yalanını ifşa ediyor. Bariz bir inkarla kendine haykırıyor, yeminler ediyor. Buradaki soru şu: Mutlu olduğunu kime göstermeye çalışıyorsun?

Tongue çok iddialı. Karakteristik bir sounda sahip. Sert giriyor. Finaldeki piyano riff’i şarkıyı taşırken kesinlikle karanlık bir tat bütün şarkıyı ele geçirmiş durumda. Buradaki soru sürekli tekrarlanıyor ve çok net: Bir şeyi söylemeye hakkın var mı, eğer seni kimse dinlemeyecekse?

Evet, başta yıkım demiştik ek olarak önemsizlik ve etkisizlik üzerine bir deneme diyelim. Ben demiyorum bu arada Grian Chatten diyor Vogue’a verdiği demeçte:

“Gerçekten kendi önemsizliğinizi veya etkisizliğinizi hissediyorsunuz. Albümün biraz dünyanın sonu gibi hissettirmesini istedim — mutlaka tek bir insan değil, genel olarak insan hayatının gözlerinin önünden geçmesi gibi.”

Mor ve pembe neon ışıklarla aydınlanan, yıkıntılar arasındaki boş bir mekân.

Albümü tattığınızda; sözlerine kulak verdiğinizde, umutsuz rifflerine kapıldığınızda, algoritmik ve robotik sound kulaklarınızda erirken kafanızda aşağı yukarı bu durum canlanıyor: Neon ışıkların arasında toz bulutu yaratmış; gerçekliği tartışmalı bir moloz yığını. O yığınların arasında algoritmaya kapılmış bir telefon kendi kendine sonsuzluğa veya şarjının biteceği ana kadar kaydırmaya devam ederken hemen yanında kan kaybından adeta yere yığılmış kulaklıktan o ölü ses çınlıyor:

Dying and dying and dead.
Dying and dying and dying and dead.
Dying and dying and dead.
Dying and dying and dying and dead.