Haftalık Z Raporu #46
Geride bıraktığımız hafta, birbirinden soğuk günler ile birbirinden soğuk günler arasında sıkıştırdığı iki üç baharımsı gün ile onlarca kaosun arasında bizi doğrudan iyi hissettiremese de şehrimizde ve yurdumuzda ağacı, çiçeği, börtüyü, böceği, kurdu, kuşu, yeşili ve maviyi ne çok sevdiğimizi bir kez daha hatırlattı.
İnsan eliyle yarattığımız somut veya soyut her şeyden arındığımızda bize ait olan, daha doğrusu bizim ait olduğumuz tek şeyin yaşamı birlikte paylaşma alanımız olan doğa olduğunu; güneşin denizleri ve ağaçları parlattığı, manzaralarımızı pastelleştirdiği günlerde daha iyi anlıyoruz. Böyle zamanlarda insan gerçek olmayan her şeyden uzaklaşmak istiyor. Biz ise, pandemi döneminde şehirlerimizin sahillerinden bizleri selamlar mı diye yunuslarla pazarlığa tutuştuğumuz günlerden bütün bu hasretimizi yalnızca kapının önündeki motosikletlerin selesinde uykusundan uyanmış kedilerle epeyce dar bir alanda paylaşabildiğimiz günlere geri dönmüş ve sessizliğimizle diyalog kurmayı başardığımız o dönemleri aradan geçen dört yılda daha terk etmiş ve öyle görünüyor ki daha vahşi bir noktaya savrulmuş bulunuyoruz. mor ve ötesi’nin Uyan parçasında kaybettiğimizden söz edilen, uçan kuştaki güzellik hakkında biraz durup düşünmeye ihtiyacımız var.

Ancak, bütün bu sitem ve özeleştiri içinde kendimiz konusunda cüretkâr davranmamız kolay olsa da hayatta kalma kabiliyetinin her açıdan daha da güçleştiği bir ortamda aynı beklentileri ve sitemleri herkese eşit biçimde pay etmek ne kadar ahlaki olur emin değilim. Niyetim karamsarlık da değil; zira burası ve müzikten, fotoğraftan, vapurlardan, denizlerden bahsettiğimiz her ortam; bizim için hayatta kalmanın ötesinde hayatı yaşamayı temsil ediyor. Yaşamak ve yaşamayı güzelleştiren değerleri paylaşmak bizim en kıymetli varlığımız. Yaşanan veya yaşanabilecek her olayda canımızın hiçe sayılması, toprağımıza siyanür sızdırılması, denizlerimizin ve ağaçlarımızın canına kast edilmesi, şehrimizin çılgınca ortadan yarılmasının hayal edilmesi gibi garabetlerle yüzleşiyor olmamız vicdani ve ahlaki sorumluluğumuzu bize tekrar hatırlatıyor.
Bu haftaki listenin fotoğrafı; gökyüzünün ve güneşin uçsuz bucaksız güzelliğini kafasını kaldırdığı her yerde görmek isteyen; bir parça temiz havaya hasret kalmadan, her gün daha da sömürülen ve güzellikleri törpülenen doğaya ve şehirlere feryat yakmak zorunda hissetmeden insanca yaşamak isteyen herkes için gerçek dünyada belki de yılda bir yaşanan güzelliklerin hatırasını canlandırmıştır diye umuyorum. Baktığınızda gün içinde onlarcası gerçekleşen Kadıköy – Beşiktaş seferlerinden yalnızca birine ait bir fotoğraf. Yine de fotoğrafların -en klişe tabirle dahi olsa- anı ölümsüzleştirme niteliğinin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.
Fotoğrafa her baktığımda aklım geçen yazın başına, 11 Haziran’da Burgazada gerçekleşen Ari Barokas ve Bülent Ortaçgil konserlerine gidiyor. Tabii ki her iki sanatçının birbirinden şahane ekip arkadaşlarını da unutmamak lazım. Benimle Oynar Mısın’ı dinlediğimizde Erkan Oğur’un gitarından gelen tınılar benim için bu fotoğrafta hayat buldu. Fotoğrafın sahibine, sosyal medyada “Kadrajdaki Dünyalar” ismini kullanmayı tercih ediyor, teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu haftaki Z Raporu, az sayıda da olsa bu hafta tanıştığım bazı şarkıların yanı sıra yıllardır gözümün önünde olduğu halde çok geç keşfettiğim için mahcubiyet duyduğum şarkıları bir araya getiriyor. “Cennete açılan kapı gibi” şeklindeki haklı tanımlamasıyla paylaştığı fotoğrafını kullanmamıza izin veren Kadrajdaki Dünyalar’ın önerisi ise listeyi tamamlıyor. Bu hafta başınızı şişirmeme neden olan duyguların ardından, sade bir “keyifli dinlemeler!” demek doğru gelmiyor. Yıllar sonra etrafınızdaki bir vapuru, binayı, ağacı, iskeleyi, denizi, gökyüzünü gördüğünüzde yıllar boyu sevdiğiniz mekanların, insanların ve hatıraların size uzak gelmemesi dileğiyle… Umutlu dinlemeler!
